Psikoterapi iki kelimeden oluşur. ‘Psycho’ kelimesi psyche anlamında kullanılır; can ve ruh manasındadır. ‘Therapy’ ise tedavi etmek anlamına gelir. Bu iki kelimenin birleşiminden ruhsal tedavi yani psikoterapi kelimesine ulaşılır.

          Psikoterapi ülkemizde çoğu zaman, sıradan bir sohbet , arkadaşla da yapılabilecek görüş alış-verişi gibi yanlış algılanmaktadır. Oysa ki psikoterapi asla iki kişi arasındaki basit bir sohbet, sıradan bir konuşma değildir. Psikoterapi, kökenleri çok uzun yıllara dayanan felsefeye sırtını dayamış; içerisinde analiz, öğrenme, davranış değişikliği ve duygudurum değişikliği barındıran, kendi dinamiklerini oluşturmuş bir bilim dalının kullandığı yöntemdir. Amaç, davranışsal ve zihinsel süreçlerdeki sosyal veya bireysel uyumsuzluğu ortadan kaldırabilmektir. Bu özel iletişim şeklinin doğasında gizlilik vardır ve danışanın güvenliği ön planda tutulur. Günümüze kadar oluşmuş farklı yaklaşımlar, farklı yöntemleri doğurmuştur. Bu yöntemlerden biraz  bahsetmek istiyorum.

 

1-      Davranışçı Yaklaşım: Rusya’da İvan Pavlov’un, ABD’de Thorndike’ın çalışmaları ile başlamıştır. Pavlov’un, herkesçe bilinen, köpeğinin salgı sistemi üzerine yürüttüğü deneyler sırasında keşfettiği klasik koşullanma, bu akımın en çok bilinen öğrenme kuramıdır. Thorndike ise etki kanunu ve egzersiz kanunu gibi bir takım kanun ve kuralları belirlemiştir. Watson, Guthrie, Hull ve Skinner diğer önemli davranışçılar olarak belirtilebilir.

 

          Bu kurama göre öğrenme, uyarıcı ile davranış arasında bir bağ kurularak gelişir ve pekiştirme yoluyla davranış değişikliği gerçekleşir.

 

          Guthrie, öğrenmedeki tüm zihinsel öğeleri reddeder. Ona göre öğrenme, uyaran ve tepki arasındaki ilişkiden ibarettir. Bir birey, belli bir durum karşısında davranışta bulunduysa, enzer durumlarda da aynı davranışı sergiler. Ödül ve pekiştirmeye gerek yoktur, verilen ilk tepki her zaman geçerlidir.

 

          Thorndike ise, öğrenmeyi, problem çözme olarak açıklamıştır. Bir problemle karşılaşıldığında, deneme-yanılma davranışıyla çözüm üretilir. İnsana yakın hayvanlarda da bu geçerlidir.

          Bu yaklaşıma göre insanlar sergilediği davranışlarla değerlendirilir. İç dünyaları, duyguları, düşünceleri dikkate alınmaz. Davranışçı yaklaşımın zayıf noktası da bu tutumdur. Bireyleri sadece dışarıdan gözlenebilen davranışlara göre değerlendirirken çok önemli olan duygu ve düşünceleri görmezden gelerek önemli bilgi kaynaklarını kaçırır. Davranışçı yaklaşımda birey edilgindir. Bu konudaki açıklama ise, psikolojinin bir bilim olabilmesi içindeğerlendirmeye alınacak verilerin gözlenebilir ve ölçülebilir olması gerektiğidir.

 

          Özellikle eğitimde bu yaklaşımın kanunları sıkça kullanılır. Klasik koşullanma ve edimsel koşullanma yoluyla ödül-ceza sistemi uygulanır.

 

2-      Bilişsel Yaklaşım: Bilişselciler, insanı edilgin bir uyaran alıcısı olmaktan daha öteye taşır. Zihnin, aldığı bilgiyi etkin bir şekilde işlediğini ve onu yeni biçim ve kategorilere dönüştürdüğünü söylerler.

 

          Biliş; bireyin bilgi edinmesini, sorunları çözmesini ve geleceğe yönelik planlar yapmasını sağlayan algı, bellek ve bilgi işleme gibi zihinsel süreçlerdir. Bilişsel yaklaşım, bilişi, yani zihinsel süreçlerin örgütlenme biçimini açıklar ve kuramlar geliştirir.

 

          Bilişsel yaklaşım, davranışçı kuramın darlığına tepki olarak doğmuştur. İnsanlar düşünür, plan yapar, eski bilgileri değerlendirip karar verir ve uyaranlar arasında seçici ayrım yaparlar. Bilişselciler tüm bu zihinsel süreçleri dikkate alır ve incelerler. Davranış değişikliği için de zihindeki bilgi girdisinde değişiklik olması gerektiğini savunurlar. Zihne yeni bir bilgi girdiğinde eskisiyle kıyaslandığını, genel yargılarımıza ve durumumuza uygunsa düşünce ve tutum değişikliğine sebep olacağını, böylece bu değişimin davranışa da yansıyacağını söylerler.

 

3-      Psikanalitik Yaklaşım: En ünlü ve ilk savunucusu Sigmund Freud’dur. Psikanalitik kavramlar deneyler sonucunda elde edilen genelleme bilgilerden ziyade, tek tek vakaların incelenmesiyle elde edilmiştir. Bu kuramın temel dayanağı, davranışlarımızın bilinçdışı süreçlerden kaynaklandığıdır. Bilinçdışı süreçler; düşünce, korku ve arzulardır. Doğuştan getirdiğimiz güdülerin toplum ve anne-baba tarafından yasaklandığı için bilinçdışına itildiğini ancak buradan da davranışlarımızı etkilemeye devam ettiğini savunur. Bilinçdışı itkiler; rüyalarda, dil sürçmelerinde, tavırlarda, akıl hastalığı semptomlarında ve ödünleme yoluyla toplumun kabul edeceği yeteneklere dönüşerek ( sanat, edebiyat, müzik, spor…) kendilerini gösterirler.

 

          Freud’a göre kişilik 3 temel basamaktan oluşur: İd, Ego, Süperego. İd, en basit, en temel ve hayvansal güdülerimizi temsil eder. Örneğin; açlık, korunma ihtiyacı, cinsellik ve saldırganlık.

          Süperego ise toplumsal yönümüzdür. Toplumun koyduğu kuralları, yasakları betimler ve egoyu bunlara uymaya zorlar. Ego ise bu ikisi arasında uyumu sağlayan, uzlaşmacı ve ortaya koyduğumuz kimliğimizdir. Freud, psikolojik rahatsızlıkların oluşumunu; egonun, id ve süperego arasında ezilmesi ve ikisi arasında uzlaşma sağlayamaması şeklinde açıklar.

 

          Şimdiye kadar bahsettiğim bu 3 yaklaşım psikolojide en çok kullanılan yaklaşımlardır. Bunların yanı sıra başka yaklaşımlar çıkmışsa da en çok inanılan ve kullanılan bu 3 yaklaşım olmuştur. Son zamanlarda bunlara ek olarak Ekliktik Yaklaşım da sıklıkla kullanılmaktadır.

 

4-      Ekliktik Yaklaşım: Bu kuram, daha önce bahsi geçen 3 kuramı da kapsar ve kullanır. Bireylerin kendine özgü ve özel olduğunu, tek bir yaklaşıma saplanarak anlamlı bir gelişim sağlanamayacağını savunur. Gerektiği noktada gerektiği derecede 3 yaklaşımı da terapiye katarak ilerleme sağlamayı amaçlar. Birey odaklıdır.