mutluluk

           Gerek devlet hastanesi gerekse özel kurumlarda görev yaptığım süre içinde yüzlerce kişiyi dinleme şansım oldu. Pek çoğunun ortak noktası hayatlarının ipini kaçırmış olmalarıydı. Kontrol yoksunluğundan şikayetçiydiler. Yakınmaları “sanki hayatımı ben yönetmiyorum da kocam, kayınvalidem, annem, çocuklarım beni yönetiyor” şeklindeydi. Bir diğer ortak nokta da hayatlarındaki güzellikleri farkedemiyor olmalarıydı. Olumsuz bakış açısı sebebiyle hayatlarını olumsuz değerlendiriyor ve mutsuzluk yaşıyorlardı. Yaptığımız çalışmalarla sadece bakış açılarını olumlu hale getirerek hayatlarını yeniden değerlendirmelerini ve mutlu hissetmelerini sağladık. Bu yazımda sizlere mutluluk duygusunu yakalayabilmeniz için bazı yöntemlerden bahsedeceğim.

          Hepimiz aynı dünyada benzer olayları yaşayarak deneyimliyoruz. Bu yaşantıları kendi değerlendirme sistemimizden süzdükten sonra da bu yaşantılara yönelik yargılara varıyoruz. Bu değerlendirme süreci herkeste aynı işleseydi her birimiz aynı düşünür, aynı hareket eder yani robotlaşırdık. Farklılıklar hayatımızı renklendiriyor. Değerlendirme kriteleri çok çeşitli olmakla birlikte yoğunluklu olarak iki ana grupta toplanmakta. Bu iki alan pozitif ve negatif düşünmedir. Tüm yaşadıklarımızı pozitif ve negatif düşünme sürecimize göre değerlendiririz. Yani aynı olayı yaşayan iki ayrı insan ayrı sonuçlar çıkarabilir, ayrı duygulara kapılabilir ve hatta bize olayı ayrı aktarabilirler. Bu her iki düşünce şekli de kullanıla kullanıla zamanla otomatikleşir ve davranışlarımızı yönetmeye başlarlar. Buna göre şu sonuca ulaşılır: bizi mutlu ya da mutsuz kılan yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımıza yüklediğimiz anlamlardır.

          Örneğin bir bayan danışanım ilk geldiğinde eşinin yoğun çalışma saatlerinden şikayet ediyordu. Eşi yanında olmadığı zamanlarda hiçbir şey yapamadığını, sıkıldığını söylüyor ve eşini bu kadar çok çalıştığı için suçluyordu. Evliliği mutsuzdu ve eşinin çalışma saatlerini değiştirme imkanı da yoktu. Görüşmelerimiz sırasında aslında onu rahatsız edenin yalnız kaldığında kendini oyalayamıyor olması ve eşinin hep yanında olması, herşeyi birlikte yapmaları gerektiği gibi bir yanlış inanışı olduğunu farkettik. Hiçbir aktivitesi yoktu. Yalnızken yapabileceği aktiviteleri gözden geçirip, evliliğe dair yanlış inanışını yeniden düzenledik. Şimdi eşinin işte olduğu vakitleri kendine ait zamanlar olarak algılıyor ve kendiyle vakit geçirmeyi keşfetti. Hayatından ve evliliğinden şikayet etmiyor. Burada şartlar aynı kaldı. Değişen nedir? Bireyin bakış açısı. Hisler yalnızca yaşanılan durumla ilintili olsaydışartlar aynı kaldığı sürece danışanımın da duyguları sabit kalırdı. Bu noktada davranış oluşum şemasına bakalım:

Düşünce → Duygu → Fizyolojik Tepki → Davranış

mutlumavi_mutlu

          Hiçbir duygu kendiliğinden ortaya çıkmaz. Mutsuzluk, huzursuzluk, kaygı, öfke, nefret vs. duyguların önünde mutlaka olumsuz bir düşünce vardır. Bu olumsuz düşünce zamanla otomatik hale geldiği için beynimizden saniyenin milyonda biri hızla geçer. Bu kadar hızlı geçen düşünceleri bilincimiz algılayamaz. Fakat bir sineğin uçuşunu bile kaydeden bilinçaltımız bu otomatik düşünceyi algılar ve kaydeder. Yani biz farkına varmadan beynimizde bazı kimyasal değişimler olur. Bu otomatik olumsuz düşünce olumsuz duyguları tetikler. Danışanlarıma düşüncelerini sorduğumda hemen hemen tamamına yakını duygularını dile getirirler. “Bu olay hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu olay yaşandığında ne düşündünüz?” gibi sorulara “Mutsuz oldum, husursuz hissettim, öfkelendim” gibi duygu kelimeleriyle cevap verirler. Bunun nedeni düşünceyi yakalayamamış olmaları ve yakaladıkları ilk bilginin duygularla ilintili olmasıdır. Ardından vücudumuz beyinden aldığı emirle fizyolojik tepkiler verir. Bunlar kızarma, terleme titreme, sesin yükselmesi, kalp atış hızının artması, soluk alışverişinin hızlanması gibi tepkilerdir. Son olan da bunlarla uyum gösteren bir davranış sergilemektir.

          Örneğin bir eleştiri karşısında “kimse beni eleştiremez, ne haddine” şeklinde bir yargınız varsa (düşünce) öfkelenir (duygu) ve kızarırsınız (fizyolojik tepki). Ardından sizi eleştiren kişiye saldırabilir, kavga edebilir, ona zarar verebilirsiniz (davranış). Bu sistemi kendi lehinize çevirmeniz ve kullanmanız da mümkündür. Çünkü aynı şekilde olumlu düşünceler de olumlu duyguları doğurur. Aynı örnekte “eleştiri, benim hatalarımı görmemi sağlar” şeklinde bir düşünce sizi sakinliğe (duygu) ve dinlemeye (davranış) yöneltir. Bunu başlangıçta bilinçli yaparak zamanla otomatik hale dönüştürebilirsiniz. Araba kullanmayı ilk öğrendiğiniz zamanı anımsayın. Vites değiştirirken debriyaja basmayı, sinyal vermeyi vs. bilinçli olarak düşünüp sonra yapıyordunuz. Fakat belli bir kilometre yol yaptıktan sonra bunların hepsi refleks olarak yapılmaya başlar. Aslında yine düşünüyorsunuz fakat bilincinizden o kadar hızlı geçiyor ki farkedemiyorsunuz. Sonuç olarak resim aynıdır fakat nasıl bakarsanız öyle görürsünüz. Bu düşünce sistemi yerleştikçe dünyayı ve size sunduklarını algılama şekliniz de değişir.

 

DÜŞÜNCELERİNİZİ KONTROL EDEBİLİRSİNİZ!

gulucuk

          Dünya her zaman güzel şeyler sunmaz elbette. Size ve bize iyi ve kötüler sunuluyor. Hangisini görmek istersek onu görüyoruz. Bana başvuranlar çoğunlukla genel olarak hayatları aslında sorunsuz olan kişilerdir. Hayatları oldukça iyi gitmesine rağmen şikayet ederler. Sorun olarak aktardıkları realitede sorun bile değildir. Onları sorun olarak gördükleri için sorun haline gelmiştir. Bu bakış açısı nedeniyle kötü hissederler. Duygularınızı kontrol edemezsiniz ama onları oluşturan düşünceleri kontrol edebilirsiniz. Sizde oluşan hiçbir duyguyu karşınızdaki kişi oluşturamaz. Kimsenin böyle bir kudreti yoktur. Herkesin kontrol edebildiği kişi, yalnızca kendisidir. Kişi, kendi duygusunu kendisi oluşturur. Bir gün sinirlendiğiniz bir davranışa başka bir gün tepkisiz kaldığınızda değişen nedir? SİZ… değerlendirme kriterleriniz değişmiştir. Aynı olaya farklı gözlerle bakıyorsunuz ve farklı algılıyorsunuzdur.

          Olayları değerlendirirken büyük resmi görebilen kişiler için değerlendirme yaparken objektif olup olumlu bakabilmek daha kolaylaşır. Yalnızca kendi penceresinden bakmayıp, başkalarının açısından da görebilmeye empati diyoruz. Örneğin etrafınızda size üstünlük taslayan, ukalalık yapan, sizi aşağılayan birileri mutlaka vardır. Bu kişiye sinirlenmek yerine aslında onun yoğun aşağılık duygusu nedeniyle böyle davrandığını bilmek ve aslında zor durumda olanın o olduğunu görmek, onu algılayış şeklinizi kökten değiştirir. Psikoterapi alan danışanlarımdan biri müdürüyle bu tip bir durum içindeydi. Müdürü onu sürekli aşağılıyor, yaptığı hiçbir işi beğenmiyor ve azarlıyordu. İşten ayrılma ya da müdürünü değiştirme şansı yoktu. Konuşmayı denemiş ve oldukça sert ve aksi bir tavırla karşılaşmıştı. Kendini çaresiz ve depresif hissediyordu. Tek yapabildiği ağlamaktı. Seanslarımız süresince müdürünü gözlemledi. Müdürü aslında oldukça başarısız ve iş konusunda danışanıma oranla yetersizdi. Danışanım ise sürekli ödüllendiriliyor ve başarı grafiği yükseliyordu. Diğer amirleri tarafından oldukça beğenilen bir elemandı. Bunu gören müdürü ise onun karşısında yetersiz hissettikçe ona yükleniyor ve kendince sindiriyordu. Danışanım müdürünün bu acıklı halini farkettiğinde ona olan öfkesi acımaya dönüştü. Artık onu azarladığında içinden gülüyor ve karşısındaki adam için üzülüyordu. Çünkü danışanımda oluşan yeni düşünce aynen şuydu: “Ben senden bir gün kurtulacağım ama sen kendinden asla kurtulamazsın”. Ağzından şu cümleler döküldü “yazık, ona acıyorum, çok zavallı”. İlk geldiğinde müdürü için “çok güçlü, çaresizim, eziliyorum, ona engel olamam” diyordu. Müdürünün davranışları hala aynı. Ama danışanımın bakış açısı değişti. Siz de bu şekilde fark yaratabilirsiniz. Şartlar aynı kaldığı halde güçsüz olan taraftan güçlü olan tarafa geçebilir ve mutluluğu yakalayabilirsiniz. Neye üzülüp neye sevineceğinizi seçecek olan sizsiniz. Kime değer verip kimi umursamayacağınıza siz karar veriyorsunuz. Çevremizdeki herkesi değiştirmemiz mümkün değildir. Bu yalnızca zaman ve enerji kaybıdır. İnsanları değiştirmek için harcanan enerjiyi kendinize yöneltmek en akıllıca davranıştır.

MUTLU BİR HAYAT MÜMKÜN

ANAHTAR

        İleriye dönük olarak hayatımızı nasıl daha mutlu ve olumlu kılabiliriz? Her şey önce tasarlamakla başlar. Davranışlarımız ve geleceğimiz hayal etmekle şekil alır. Kötü sonuçları hayal eder ve kötü beklentilere girersek kötü bir gelecek planlamış oluruz. “Hastalanacağım, başarısız olacağım, her şey kötü gidecek” gibi olumsuz düşünceler beyninizi olumsuzluğa kanalize eder. Beyin, sahibinin söylediğini yapan ve sorgulamayan bir organdır. Siz ona ne yüklerseniz size onu izletir ve yaşatır. Çünkü sahibinin sözlerini ve inançlarını doğrulayacak şekilde hareket etmeye programlanmıştır. Asla başarılı olamam diye yola çıkarsanız asla başarılı olamazsınız. Başarılıyım diye başladığınız işler sonuca ulaşır. Olumlu motivasyon ile tüm zorlukların üstesinden gelebilirsiniz. Bacakları olmayan birinin yüzme şampiyonu olduğunu, kolları olmayan bir kişinin resim sergisi açtığını ya da imkansızlıklar içinde büyüyen bir çocuğun azmiyle çok iyi yerlerde eğitim görmeye hak kazandığını görebiliyoruz.

          Başarısızlıklar bile aslında başarının önündeki denemelerdir. En büyük başarılar genellikle büyük başarısızlıklardan sonra gelir. Dibe kadar iner ve ayaklarınızı yere vurduğunuz gibi büyük bir hızla yukarı çıkarsınız. Yukarı çıktıktan sonra kafanızı biraz önce çektiğiniz sıkıntılara gömerseniz, bu gerçeği göremezseniz acıya saplanır kalırsınız. Elde ettiğiniz başarının da tadını çıkaramazsınız. Edison, ampulu bulana kadar 1000 kadar deneme yapmış. Her denemeden sonra “Elektriği ışığa çevirememenin bir yolunu daha buldum” dermiş. Her denemenin onu başarıya bir adım daha yaklaştırdığına inanıyordu. Sonunda ampulü bularak tarihe geçti. Eğer 999. denemede vazgeçseydi asla bu başarıya sahip olamayacaktı. Hedefe ulaştırmayan denemeler, nasıl başarılamayacağını göstererek hatalı yolları azaltır.

OLUMLU DÜŞÜNCENİN ANAHTARI = OLUMLU TELKİN

          Olumlu düşünmenin yollarından biri de olumlu telkindir. Olumlu telkinler, olumlu kelimeler sandığınızdan daha güçlüdür. Ağzınızdan çıkan, aklınızdan geçen her düşünce ve sözcük kayıt altına alınır. Beyniniz verdiğiniz komutları uygular. Bununla ilgili bir deneme yapalım. Size iki grup kelime okuyacağım. Bunları dinlerken sizde uyandırdıkları duygulara dikkat etmenizi istiyorum.

  1. grup kelimeler: aşk, hayat, pembe, okyanus, su, sevgi, barış, kardeşlik, ekmek, beyaz, cennet
  2. grup kelimeler: savaş, ölüm, Azrail, kan, şeytan, vahşet, kin, nefret, ceset, kara

          Bu iki gruptaki kelimelerin hangisini dinlerken hangi duygu oluştu? Aklımızdan iyi kelimeler geçirdiğimizde vücudumuz olumlu fizyolojik tepkiler verir. Örneğin güzel bir hayal kurduğunuzda mutluluk hormonu salgılamaya başlarsınız. Dolayısıyla moraliniz yükselir. Tam tersine kötü, iç karartıcı düşünceler de olumsuz duygulara neden olacaktır. Beyin, gerçek ve hayali ayırt edemez. Hayal kurarken de gerçekte yaşıyormuş gibi aynı duyguları ve fizyolojik tepkileri oluşturur. Tatile gitmekle, tatil hayali kurmak aynı sonuca götürür. Aynı rahatlama, huzur ve mutluluğu duyarsınız. Kendinize telkinde bulunurken olumlu olmasına dikkat ederken yanı sıra kurduğunuz cümle kalıbının da olumlu olmasına özen göstermelisiniz. Çünkü beynimiz olumsuzluk eki olan –me, -ma’ yı ayıramaz. Olumlu anlamı olsa da olumsuz bir cümle kalıbı beyni olumsuzluğa iter. Örneğin “başarısız olmayacağım” anlam olarak olumlu olsa da beyninize “başarısız olmak” olarak emir gönderir. Çocuklarınıza “kırarsın dikkat et, sakarlık yapma, tembellik etme” gibi telkinlerle aslında farkında olmadan sakarlığa ve tembelliğe yönlendirirsiniz. Bunun yerine “başarılı olacağım, dikkatliyim, çalışkan ol” gibi telkinler hem anlam hem de cümle kalıbı olarak doğrudur. 

        Soruna odaklanmak sorunda boğulmanıza neden olur. Çözüm odaklı olmalısınız. Sorunlarınıza gömülüp depresyona girebilir veya silkinip hayatınızın kontrolünü elinize alabilirsiniz. SEÇİM SİZİN… Unutmayın; seçtiklerimizi yaşarız.

 

                                                                   Psikolog Ceren AKBOYAR